Yaş ilerledikçe insanın bakışı değişiyor. Gençken pahalı olanın daha iyi olduğuna, büyük olanın daha değerli olduğuna inanıyoruz. Daha iyi bir saat, daha büyük bir ev, daha yüksek bir maaş… Sanki bunlar mutluluğun garantisiymiş gibi.
Oysa bir gün fark ediyoruz:
Beş yüz liralık saat de zamanı gösteriyor, otuz liralık saat de.
Bir milyonluk evde de akşam oluyor, yüz binlik evde de.
Zamanın akışı markaya bakmıyor. Saatin fiyatı, saniyelerin hızını değiştirmiyor. Paranın gücü, dakikaları uzatmıyor. Aynı şekilde evin metrekaresi yalnızlığın boyutunu küçültmüyor. Büyük salonlar, kalabalık sofralar kuramıyorsa yankı yapıyor sadece.
İnsan gençken eşyaya yatırım yapıyor, yaş aldıkça ilişkilere.
Gençlikte “nasıl görünüyorum?” sorusu ağır basarken, ilerleyen yıllarda “kimlerle birlikteyim?” sorusu daha kıymetli hale geliyor. Çünkü zaman, insana iki şeyi çok net öğretiyor:
Birincisi, hiçbir maddi nesne iç boşluğu dolduramıyor.
İkincisi, sevgi varsa küçük yerler büyüyor, sevgi yoksa büyük yerler daralıyor.
Nice büyük evler vardır ki içinde iki insan birbirine yabancıdır. Nice mütevazı evler vardır ki kahkaha sokağa taşar. Çünkü mutluluk metrekareyle değil, muhabbetle ölçülür.
Zaman da böyledir. En pahalı saati takan insan, eğer yanında paylaşacak bir hikâye bulamıyorsa, saniyeler ağır gelir. Ama bir dostla içilen çayın yanında, en sıradan duvar saati bile hızlı çalışır gibi gelir insana.
Belki de yaş almak dediğimiz şey; eşyayı yerli yerine koyup insanı merkeze almaktır.
Asıl zenginlik; sevdiğin insanların adını telefon rehberinde görmek değil, gerektiğinde yanında bulabilmektir. Asıl lüks; pahalı bir kol saati değil, birinin “iyi ki varsın” demesidir. Asıl konfor; geniş bir koltuk takımı değil, omzuna baş koyabileceğin bir gönüldür.
Hayat sonunda sadeleşir.
Gösteriş azalır, ihtiyaç berraklaşır.
Ve insan şunu anlar:
Saat zamanı gösterir.
Ev barınak sağlar.
Ama mutluluk; sevgi ve kahkahadan geçer.
Gerisi sadece fiyat etiketidir.