Güne nasıl başlıyorsunuz? Muhtemelen çoğumuz gibi, gözünüzü açar açmaz telefonunuza uzanıp o "parıltılı" dünyaya dalıyorsunuz. Instagram’da herkes çok mutlu, herkes tatilde, herkes "başarmış". Peki, o ekranı kapattığınızda içinizde uyanan o ince sızı neyin nesi? Neden kendimizi sürekli birilerine yetişmeye çalışırken, ama hep bir adım geride kalmış gibi hissediyoruz?
Modern insanın sessiz çığlığına Alain de Botton çok net bir isim koyuyor: Statü Kaygısı.
"Kaybeden" Olma Korkusu
Eskiden statü, içine doğduğunuz bir kalıptı. Bir köylüyseniz köylü, soyluysanız soyluydunuz. Bu durum adaletsiz olsa da ruhu rahatlatan bir tarafı vardı: Başarısızlık sizin suçunuz değildi. Ancak bugün "meritokrasi" dediğimiz o acımasız liyakat düzeninde yaşıyoruz. Bu düzen bize "herkes kendi kaderinin mimarıdır" diyor. Kulağa hoş gelen bu özgürlük vaadi, aslında büyük bir laneti de beraberinde getiriyor: Eğer başarılıysanız bu sizin dehanızdır; ama başarısızsanız, o zaman sadece yoksul değil, aynı zamanda "yetersiz" ve bir "kaybeden" (loser)sinizdir.
Dijital Teşhir Alanı: Türkiye Instagram Rekortmeni
Türkiye toplumu olarak bu kaygıyı iliklerimize kadar hissediyoruz. Veriler yalan söylemiyor; Türkiye, ayda ortalama 32 saatten fazla süreyle dünyada Instagram’da en çok vakit geçiren ülke konumunda. Bu sadece bir "sosyalleşme" değil, devasa bir kıyaslama arenası. Sosyal medya, başkalarının en iyi anlarını bizim en doğal ve bazen en zorlu gerçekliğimizle tokuşturduğumuz bir sahne haline geldi.
Bu durum tüketim alışkanlıklarımızı da esir almış durumda. Bugün borç harç içinde yapılan görkemli düğünler, lüks restoranlarda çekilen yemek fotoğrafları, en pahalı markaların logolarını göze sokma çabası aslında bir "kalite" arayışı değil, bir "görünürlük" savaşıdır. Toplumda bir "hiç" olmama, başkalarının gözünde "değerli" sayılma arzusunun yarattığı bir gösterişçi tüketim sarmalındayız.
Yeni Nesil Statü Sembolleri: Baby Shower’dan Cinsiyet Partilerine
Statü kaygısı artık sadece iş ve kariyerle sınırlı değil; mahrem alanımıza, ailemize ve hatta henüz doğmamış bebeklerimize kadar sızdı. "Baby shower"lar, "cinsiyet partileri" veya en lüks kreş arayışları, çocuğun geleceğinden ziyade ebeveynin sosyal statüsünü perçinleme çabasına dönüşmüş durumda. Gençlerimiz ise bu baskı altında daha kırılgan; sosyal medyanın ruh sağlıklarını bozduğunu düşünen gençlerin oranı her geçen gün artıyor.
Bu Prangadan Kurtulmak Mümkün mü?
Peki, bu görünmez hapishaneden nasıl çıkarız? Çözüm, başkalarının bizim hakkımızdaki sığ düşüncelerini bir "akıl süzgecinden" geçirmekle başlıyor.
Stoacı bir duruş sergilemek: Kontrol edemediğimiz tek şey başkalarının bizim hakkımızdaki fikirleridir. Kendi değerimizi başkasının beğenisine (like) bağlamak, kumdan kale yapmaya benzer.
Mizahı kullanmak: Statü hiyerarşisinin o yapay ciddiyetini mizahla yıkmak, en büyük özgürlüklerden biridir.
Sıradanlığın onuru: "Sıradan" olmanın bir utanç olmadığını, haysiyetli ve dürüst bir yaşamın en büyük statü olduğunu kendimize hatırlatmalıyız.
Unutmayın; egomuz bir balon gibidir ve sönmemesi için sürekli başkalarının onayına ihtiyaç duyar. Ancak o balonu şişiren hava bizim elimizde değilse, rüzgar nereye eserse oraya savruluruz. Gerçek statü, başkalarının size ne dediği değil, sizin kendinize kim olduğunuzu söyleyebilme cesaretinizdir.